Almanya’daki koalisyon hükümeti müzakerelerinde, Türkiye ile ilişkilerin geleceğine dair nasıl bir yol haritasının belirlendiği ve “İkinci sınıf Alman vatandaşlığı” konusu tartışmalarının arkasında yatan sebepler merak ediliyor.
BERLİN – Almanya’da üç haftadır devam eden koalisyon görüşmelerinde, parti liderlerinin kritik müzakere masasına oturma aşamasına geçiliyor. Hristiyan Birlik (CDU/CSU) ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) tarafından oluşturulan çalışma gruplarının, koalisyon sözleşmesi için hazırladığı taslak metin, partilerin yönetimlerine sunulacak. Partilerin liderleri, üzerinde hemfikir olunamayan konularda uzlaşma zeminleri arayacak.
Bu müzakerelerde CDU/CSU ve SPD liderleri ile üç partinin üst yönetiminden toplam 19 siyasetçinin katılmasının, ciddi tartışmalara yol açması bekleniyor.
CSU Genel Başkanı Markus Söder, CDU Genel Başkanı Friedrich Merz ve SPD Eş Başkanları Lars Klingbeil ile Saskia Esken, ortak bir basın toplantısı düzenledi. Başbakanlığı SPD’li Olaf Scholz’tan devralmayı hedefleyen Merz, müzakereleri mümkün olan en kısa sürede tamamlayarak başbakanlık koltuğuna oturmak istiyor.
Federal Meclis Genel Kurulu’nda konuşan CDU Genel Başkanı Friedrich Merz.
Merz, 23 Şubat’ta seçim sonuçları açıklandığında koalisyon hükümetini Paskalya’ya, yani 20 Nisan’a kadar kurmayı hedeflediklerini belirtmişti. Ancak bunun kolay olmayacağını fark eden CDU lideri, “Titizlik, hızdan daha önce gelir. İyi bir koalisyon sözleşmesi için iki veya üç gün daha müzakere etmek daha iyi” dedi.
Koalisyon sözleşmesinde mutabakat arayışları devam ediyor. Partiler arasındaki istikşafi görüşmeler, seçimlerden beş gün sonra, 28 Şubat’ta başlamıştı. Ardından, koalisyon hükümetini kurmak amacıyla her üç partiden toplam 250 temsilcinin katılımıyla oluşturulan 16 çalışma grubu, 10 gün boyunca kapalı kapılar ardında müzakereler yürüttü. Şimdi de liderler düzeyindeki müzakerelere geçildi. CDU/CSU ve SPD liderliği, yeni hükümetin yol haritasını belirleyecek koalisyon sözleşmesi üzerinde uzlaşmaya çalışacak.
SPD Eş Başkanı Lars Klingbeil
SPD Eş Başkanı Lars Klingbeil, “Birçok konunun netlik kazanması gerektiğini” belirterek, “Koalisyon sözleşmesinde her konunun net bir şekilde tartışılması önemli. Böylece ülkenin gelecekte nasıl yönetileceğine dair kesin bir anlayışa sahip olacağız” ifadelerine yer verdi.
Çalışma grupları, bugüne kadar yürütülen müzakerelerde ele aldıkları konuları yazılı metinlere döktü. Bu metinler koalisyon sözleşmesi için şekil verecek ve basına sızdı. Taraflar, metinlerde uzlaştıkları noktaları belirtirken, aynı zamanda görüş ayrılıklarını da vurguladı.
Türkiye ile ilişkilerin geleceği, iki çalışma grubunun müzakerelerinin sonuçlarını yansıtan metinlerde de yer aldı. Avrupa ile ilgili görüşmeleri yürüten grubun liderleri, hazırladıkları metinde, AB’ye aday Batı Balkan ülkeleri Ukrayna ve Moldova Cumhuriyeti’nin AB üyeliğinin hem AB hem de bu ülkeler açısından önemli olduğu vurgusunda bulunuyor.
Üyelik müzakereleri askıya alınmış olan Türkiye ise “Dünyada AB” başlığı altında değerlendiriliyor. Bu bölümde, “AB ile Türkiye arasındaki ilişkiler stratejik önem arzetmektedir. Türkiye’nin AB değerlerinden uzaklaşmasından üzüntü duyuyoruz” deniliyor.
Ayrıca, AB’nin komşu ülkelerle diyalog ve işbirliğini artırması gerektiği ifade ediliyor ve Avrupa Siyasi Topluluğu’nun sunduğu potansiyellerin daha etkin bir şekilde kullanılması gerektiği belirtiliyor.
Savunma, Dış Politika, Kalkınma ve İnsan Hakları konularını ele alan çalışma grubunun metninde de Türkiye’nin ilişkilerine vurgu yapılarak, stratejik ilişkilerin önemli olduğu ifade ediliyor; fakat demokrasi ve insan hakları konularının belirleyici olacağına dikkat çekiliyor.
Metinde, “NATO içerisinde önemli bir stratejik ortak, AB’nin komşusu ve Ortadoğu’da etki sahibi bir aktör olan Türkiye ile güvenlik politikası gibi birçok konuda işbirliği yaparak sorunların üstesinden gelmeyi amaçlıyoruz. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları durumunun iyileştirilmesi bizim için önemli bir unsurdur” ifadeleri geçiyor.
CDU/CSU ile SPD’nin nihai koalisyon sözleşmesinde Türkiye’nin bu ortak değerlendirmeleri doğrultusunda yer alması bekleniyor. SPD’nin, Yeşiller ve Hür Demokrat Parti ile 2021’de kurduğu koalisyon hükümetinin sözleşmesinde de Türkiye yer almıştı. O dönemde, Türkiye’ye “İkili ve bölgesel ilişkiler” başlığı altında yer verilmişti.
Ayrıca, Türkiye’deki demokrasi, hukuk devleti ve insan, kadın ve azınlık haklarının büyük ölçüde zedelenmesi ifade edilerek, “Bu nedenle katılım müzakerelerinde her hangi bir faslı kapatmayacak ya da yeni bir fasıl açmayacağız. AB-Türkiye diyalog gündemini canlı tutmaya devam edecek, sivil toplum ve gençlik değişim programlarına genişletilecektir” denilmişti.
Koalisyon müzakereleri sırasında göçle ilgili konular, tarafların en çok zorlandığı ve liderlere havale ettikleri meselelerin başında geliyor. CDU/CSU, seçim kampanyası esnasında Türk vatandaşları da dahil olmak üzere çifte vatandaşlık hakkını tanıyan reformu geri alacaklarını duyurmuştu. Ancak Hristiyan Demokratlar, müzakerelerde bu konuda geri adım attı.
Yine de “İçişleri, Hukuk, Göç ve Uyum” müzakere grubunun liderler için hazırladığı metinde, “vatandaşlıktan çıkarma” konusuna dair bir cümle, tartışmalara yol açtı. Metinde “Teröre destek veren, antisemitik görüşleri savunan veya demokratik toplum düzenini tehdit eden, başka bir vatandaşlığa daha sahip bireylerin, Alman vatandaşlıklarının iptal edilip edilemeyeceği Anayasa hukuku açısından incelenecektir” deniliyor.
Bu düzenleme, hukukçular ve siyaset bilimcileri tarafından geniş bir şekilde eleştiriliyor. Hukukçular, yapılacak bir düzenlemenin vatandaşlıktan çıkarmayı yasaklayan Anayasa’nın 16. maddesini ihlal edeceğini belirtmektedir. Tarihsel olarak, Nazi rejimi döneminde eleştirmenler ve Yahudiler sistematik bir şekilde vatandaşlıktan çıkartılmıştı. Anayasa, siyasi iktidarların vatandaşlık hukukunu kötüye kullanmasını önlemek adına düzenlemeler içermektedir.
Osnabrück Üniversitesi’nden hukuk Profesörü Thomas Groß, koalisyon müzakereleri esnasında ele alınan bu düzenlemenin Anayasa’nın temel felsefesinden bir sapma olduğunu vurguladı. Aşırılıkla mücadelede vatandaşlık hukukunun araçsallaşmasının “Pandora’nın kutusunun açılmasına” yol açabileceğini belirten Groß, “Bu durum, gelecek seçim sonrası aşırı sağcı güçlerce farklı amaçlar için kullanılabilir” uyarısında bulundu.
Dahası, göçle ilgili müzakere grubunun preparatı olan metinde “aşırıcılık”, “antisemitizm” ve “terör destekçiliği” kavramları net bir şekilde tanımlanmamıştır. Örneğin, kimlerin antisemitist olarak değerlendirileceği belirsizdir. Ayrıca, neden sadece Alman vatandaşlığına sahip olanların, çifte vatandaşlığa sahip olanlardan farklı değerlendirileceği ve bunun birinci ile ikinci sınıf Alman vatandaşlığı algısını yaratıp yaratmayacağı soruları gündeme geliyor. Çifte vatandaşlık hakkına sahip yaklaşık 5 milyon 800 bin kişi Almanya’da yaşamaktadır ve bu kişiler, farklı ülkelerin vatandaşlıklarını da taşımaktadır.
Bu tartışmalar toplumda tedirginliğe yol açmaktadır. Tagesschau’ya konuşan Bilal Şabib, Suriyeli ebeveynlerden doğmuş ve yaşamı boyunca hiç Suriye’ye gitmemiş olmasına rağmen Suriye vatandaşlığına sahiptir. Şabib, Almanya’daki vatandaşlık hukuku tartışmalarının kendisinde büyük bir hayal kırıklığı yarattığını, bu nedenle ailesi için Almanya dışında yaşamanın daha iyi olup olmadığını sorguladığını ifade etti. “Kendimi ikinci sınıf Alman gibi hissediyorum. Ben bir Almanım ama artık bu kadar emin olmadığımı düşünüyorum” ifadeleriyle düşüncelerini aktardı. Bilal Şabib, “Ben yazılımcıyım ve her yerde bu işi yapabilirim. Bunun için Almanya’da yaşamam zorunlu değil” diyerek, doğup büyüdüğü ülkesi Almanya’nın gelişmelerine duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.